Sistem saati: 21 May 2012, 00:48



Konuya cevap yaz  [ 18 ileti ]  Sayfaya git Önceki  1, 2
Can Dündar Yazıları 
Yazar Mesaj
Şiir
Şiir
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 24 Kas 2007, 22:53
İleti: 589
Ruh Hali: Resim
İleti Re: Can Dündar Yazıları

Sponsor Reklam AlanI

Sponsor Reklam AlanI

___________________________________________________
sonsuzrüya yazdı:
okyanus cokkk saol hepsi birbirinden güzellll can dündarın yazıları zaten bi harika....bide bişi itiraf edicem asık olmadan bir düsünü asık olmadan önce gercekten okumustum ve inanmamıstım böle bişi olamaz demiştim büyük konusmamak gerekirmiş!!!



Beğenmene sevindim sonsuzrüya, itirafın içinde sana teşekkür etmek gerek, paylaştığın için, Can Dündarın söylediği her cümlede bir anlam var bana göre gerçekten kalemi çok iyi biri...

_________________
Zor, en son aklına gelen olmalıdır. Yaşadığın dünyaya bak. Yüce Tanrı hangi eserini sevginin kucağında büyütmemiş? Neden okşamak ve kucaklamakla gidilecek yere, tekme ve tokatla erişmeyi tercih edersin.
MEVLANA


04 Mar 2008, 19:13
Profile bak Özel mesaj gönder
Şiir
Şiir
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 24 Kas 2007, 22:53
İleti: 589
Ruh Hali: Resim
İleti Re: Can Dündar Yazıları

Sponsor Reklam AlanI

Sponsor Reklam AlanI

___________________________________________________
DUDAKLA BARDAK ARASI

Eski Sisam krallarından Ancee adında bir zalim,

yeni yaptırdığı bir bağa üzüm kütükleri diktiriyormuş.

İşlerin bir an önce bitmesini sağlamak için de kölelerini hiç

dinlenmeden
çalıştırıyormuş.

O zavallı kölelerden biri, birgün pek bitkin düştüğü için

dayanamaz ve zalim krala:

- Niçin bu kadar acele ediyorsunuz efendim?

Siz bu bağın üzümlerinden yapılacak şarabı

hiçbir zaman içemeyeceksiniz ki !.. deyivermiş.

Kral biraz kızmışsa da sesini çıkarmamış.

Nihayet gün gelip üzümler yetiştikten sonra,

kral köleler de dâhil herkesin hemen toplanmasını emretmiş.

Bir müddet sonra da o bağın

üzümlerinden yapılmış şaraptan bir bardak

getirilmesini emretmiş. Daha önce kehanet gösterisinde

bulunan köleyi de huzuruna çağırtmış.

Şarap bardağını eline alarak:

- Söyle bakayım, benim bu şaraptan hiçbir zaman içemeyeceğimi

tekrar iddia edebilir misin? diye sormuş.

Köle şöyle cevap vermiş:

- Belli olmaz efendim. İçebileceğinizi söyleyemem.

Çünkü dudak ile bardak arasındaki mesafe çok uzundur.

O arada başınıza neler gelebileceğini de bilemem!

Köle sözlerini bitirir bitirmez, içeri kralın adamlarından
biri girmiş.

Bir yaban domuzunun bahçeye girdiğini ve asmaları kırıp
döktüğünü
söylemiş.

Kral elindeki bardaktan bir damla dahi içmeden

hemen dışarı fırlamış.

Bahçede domuzun bulunduğu yere koşmuş.

Kral ve domuz arasında öldüresiye bir mücadele başlamış.

Sonunda yaban domuzu mızrak gibi azı dişleriyle,

Sisam kralının karnını yarıp ölümüne sebep olmuş.

Kral bostanda, bardak masada kalmış...


Şu söz bu olayı güzel bir şekilde ifade ediyor:

"Nasip ise gelir Hint'ten Yemen'den,

Nasip değil ise ne gelir elden?"

Kalbinize yakın bulduklarınızı çantada keklik sanmayın.

Sıkıca asılın onlara tıpkı hayata asıldığınız gibi...

Çünkü onlarsız hayat da anlamsızdır..

Hayatı çok hızlı koşmayın,

nereden geldiğinizi ve nereye gittiğinizi unutmayın.

Hayatın bir yarış değil, her saniyesinin tadı çıkarılması
gereken

güzel bir yolculuk olduğunu aklınızdan çıkarmayın.

Dün tarih oldu...

Yarın bir sır...

Bugünün kıymetini bilin.

Sevgiyle Kalın ....


Can DÜNDAR

_________________
Zor, en son aklına gelen olmalıdır. Yaşadığın dünyaya bak. Yüce Tanrı hangi eserini sevginin kucağında büyütmemiş? Neden okşamak ve kucaklamakla gidilecek yere, tekme ve tokatla erişmeyi tercih edersin.
MEVLANA


04 Mar 2008, 19:44
Profile bak Özel mesaj gönder
Şiir
Şiir
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 24 Kas 2007, 22:53
İleti: 589
Ruh Hali: Resim
İleti Re: Can Dündar Yazıları

Sponsor Reklam AlanI

Sponsor Reklam AlanI

___________________________________________________
Olgunluk


.......20 li yaşlara kadar iyilikle kötülüğün ülkesi, kalın sınır çizgileriyle ayrılıyor birbirinden. Sıkı dostları ve düşmanları oluyor insanın. Onları ölesiye seviyor yada ölesiye nefret ediyor onlardan.
30 larındayalanı hakikatten ayırt etmeye başlıyor. İyi sandıklarının hıyanetiyle tanışıyor, sırtında dost işi hançer darbeleriyle; ve en kötü zannettiği şefkatle imdadına yetişiveriyor.
Zaman kanatlanıp da 40 ınayaklaştığında insan, iyiyi kötüden ayıran hudut çizgilerini birbirine karıştırıyor. İyilere nakşolmuş kötüyü ve kötülerin içindeki iyiliği de keşfediyor ademoğlu. Anlıyor ki, iyi insan/kötü insan yok; insanın içinde iyilik ve kötülük var, kötüyle iyi panzehiri değil birbirinin; kankardeşi. İyilerle kötüler çekiştirmiyor ipi. İyilik ve kötülükten örülmüş ibrişimin kendisi.
Bunu anlayınca şaşmıyorsun nefretin birden şehvete dönüşmesine; acı girdaplarının içinde hazzın raksetmesine. Tevazuyla gurur, haysiyetsizlikle onur el ele yürüyor. İnsan, şuuraltındaki isyankarla sahtekarı, günahkarla tövbekarı birarada farkediyor. Benim, hükmeden ve boyun eğen, zulmeden ve acı çeken. Bunca şiddet kadar onca merhamet de benim eserim. Minneti nefrete, korkuyu cesarete, zaferi hezimete bulayan benim. Kundak bezime tıpatıp benziyor kefenim, hayatım muhteşem ve sefil, mağrur ve rezil, hayasız ve asil.
İşte bu keşif kolaylaştırıyor yaşamı.. Anlıyorsun ki toplumlar gibi insanlar da kanlı iç savaşlarına borçlu ilerlemesini..
O zaman , iyileri kötülerden ayırmakgibi nafile bir uğraşı bırakıp -başta kendin olmak üzere- insanların içindeki iyiliğin peşine düşüyorsun; kıymet bilmeyi ve -yine başta kendin olmak üzere- herkesi hoş görmeyi öğreniyorsun.
Tükendikçe pahalanıyor zaman; günler azaldıkça uzuyor. Saçların gibi, seyreldikçe değerleniyor dostların. Günahları ve zaaflarıyla da övünüyor insanlar; sevapları ve zaferleri kadar.
Önemli değil kaç kez yenildiğin; önemli olan, kaç yenilgiden sonra yeniden doğrulabildiğin.
Bu paramparça ruhlardan, çelişkili duygulardan, çatışmanın açtığı yaralardan mucizevi bir ahenk çıkıyor ortaya ki olgunluk diyorlar adına.....

Can Dündar

_________________
Zor, en son aklına gelen olmalıdır. Yaşadığın dünyaya bak. Yüce Tanrı hangi eserini sevginin kucağında büyütmemiş? Neden okşamak ve kucaklamakla gidilecek yere, tekme ve tokatla erişmeyi tercih edersin.
MEVLANA


04 Mar 2008, 19:44
Profile bak Özel mesaj gönder
Şiir
Şiir
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 24 Kas 2007, 22:53
İleti: 589
Ruh Hali: Resim
İleti Re: Can Dündar Yazıları

Sponsor Reklam AlanI

Sponsor Reklam AlanI

___________________________________________________
Mesajınız Var!


Bir zamanlar bir psikoloji kitabında okuduğum bir bölüm vardı... Hayatın ve getirilerinin kıymetini anlamak için tavsiye edilen bir metod vardı içinde.. Deniyordu ki; "arada bir, çok bunaldığınızda, hayatın sizin için çekilmez hale geldiğini düşündüğünüzde kendinize 10 dakika ayırın ve kendi cenaze töreninizi düşünün"... Cümleyi ilk okuduğumda çarpılmıştım... Ben girişin akabinde pozitif bir gelişme ve tavsiye bekliyordum... Ama " kendi ölümümüzü ve cenazemizi " düşünmemiz tavsiye ediliyordu...

Tüylerim diken diken oldu ve yazarın saçmaladığını düşündüm o an... Ama önyargı düşmanı biri olarak okumaya devam ettim... Diyordu ki; " bunları düşündüğünüzde dünyadaki yerinizi, dünyayı terkettiğinizde oluşacak boşluğu, sevdikleriniz ve sizi sevenler için öneminizi anlayacaksınız... özellikle insanların sizin için neler söyleyeceklerini, onlar için ne ifade ettiğinizi hissetmeye çalışın...O andan geriye dönme şansınız olmadığını, hayat denen kredinizin bittiğini ve onlara yanıt verme şansınız olmadığını düşünün...Tekrar sarılma, bir kez daha öpme ihtimalinizin bittiğini hissedin...Dünyadaki küslüklerin, ayrılıkların, kavgaların yanında bu acının ve geri önülmezliğin korkunç çaresizliğini yaşayın... Bırakın canınız yansın, bırakın alevler içinde kavrulsun tüm ruhunuz...Orada, o musalla taşında düşünün kendinizi...Seyredin şu an çevrenizde olanların yüz ifadelerini...Akıllarından ve yüreklerinden geçen cümleleri hayal edin...

**************

Kitaba devam etmeden bıraktım kenara ve gözlerimi kapatıp aynen düşünmeye başladım... Eşimi, oğlumu, annemi, babamı,kardeşlerimi ve diğer tüm çevremi oturttum tek tek kendi cenaze törenimdeki yerlerine... birer birer yerleştirdim tabutumun çevresine hepsini... hayatımda çok nadir bu kadar canım yanmıştı... görüyordum işte "babaaaa..." diye ağlayan biricik oğlumu...Eşim kucağında "ağlayan emanetimle" ayakta durmaya çalışıyordu perperişan...Koca çınar babacığım, belli belirsiz dualar okuyordu, o gözümden hala gitmeyen vakur duruşuyla... Annem, ciğerinden bir parça canlı canlı koparılmış gibi hem içine hem dışına akıtıyordu gözyaşlarını...Kardeşlerim, akrabalarım "çok erken gitti, doyamadı oğluna.."diyordu acıyan ses tonlarıyla... Ve dostlarım... Onlar da şaşkındı... Bazısı "daha dün birlikteydik, nasıl olur.." diyordu... Bunlarıseyredip onlara "hayır ölmedim, burdayım.." demek istedim hayal olduğunu unutup... Sonra anladım yazarın ne demek istediğini daha devamını okumadan kitabın...

************

Farkındalık önemli bir kavramdır psikolojide...Belki de hiç aklımıza gelmeyen ve gelmeyecek bir farkındalığı göstermek istemişti yazar... Kitabı okumaya ne gücüm kalmıştı, ne de isteğim...Almam gereken dersi ve mesajı almıştım... Şimdi ne kitabın adını ne de yazarı hatırlamıyorum...Şu an bunları yazarken bile çok kötü oldum... Bu olayda tek farkındalık da yok üstelik... Biraz kendime geldikten sonra devam ettim hayatımın en zor hayaline... Sırada çevremdekilerin ölümümün akabinde neler söyleyecekleri vardı... Usulen ve nezaketen söylenenlerin dışında... Onlarda bıraktığım izleri, yaşananları ve yaşanamayanları elden geçirerek ben konuşturacaktım hayalimde... İçlerini okuyacaktım, senaryo bana ait olarak...Yaşarken neler yazmıştım, ölümümle neler okuyacaktım...

Gerçek duygularıydı ulaşmaya çalıştığım, ölüm acısının etkisiyle girilen duygusal mod değildi, deşifre etmem gereken metin... Canım oğlumun söyleyecek çok şeyi yoktu...Özleyecekti, yokluğumu hissedecekti.. ağlayacaktı aklına geldikçe... Belki ölümün ne anlama geldiğini hissedecek yaşa gelinceye kadar sıradan bir üzüntünün ötesine geçmeyecekti duyguları...

Ama hayal bu ya, 18-20 yaşına getirdim 2 saniyede oğlumu... "hayal - meyal hatırlıyorum be baba seni... Keşke şimdi yaşıyor olsaydın da erkek erkeğe sohbet etseydik seninle... Bak mezuniyet törenimde de babasızdım... Askere giderken kimin elini öpeceğim senin yerine..."diyecek canı yanarak bir köşede...Sevgili eşim... Benim muhteşem hatunum... Nasıl dayanır bensizliğe ?...O ki, benim için herşeyini feda edip koşmuştu bana... Hayatının tek adamı şimdi toprak olacaktı... Bir daha " Seni seviyorum "diyemeyecekti... Bir daha hevesle açamayacaktı çalan kapıyı... Ve her gelen gece bensizliğini haykıracaktı yüzüne... Her sabah da bensiz başlayacaktı koca gün...Tek cümlesi takıldı o an içime; " Oyunbozanlık yaptın be böceğim, hani beraber ölecektik ?..."Babam-annem, o bugüne kadar evlat olarak mutlu edecek hiçbir şey yapamamanın acısıyla kahrolduğum güzel insanlar...Helaldi şüphesiz hakları...Bilerek hiç kırmamıştım onları... Üzerine titredikleri evlatları onlardan önce göçmüştü işte önlerinde ve dualarına muhtaçtım....Kaç anne ve babanın çekebileceği bir acıydı ki evladının cenazesinde bulunmak... Herhalde insanın uzun yaşadığına üzüldüğü nadir anlardan olsa gerek...

*************

Diğerlerine geçmiyorum...Bu yazıyı şu an yazıyı sizlerle paylaştığıma göre"diğerlerine" artık sizler de dahilsiniz... Düşünün, birgün bir mail ulaşıyor mail-boxınıza"ölmüş" diye...

Sizler kimbilir neler düşünür ve yazardınız...Eşim şu an yanımda ağlıyor, sanki gerçekmiş gibi...Oysa ki yazarın amacı " Yaşamanın ve hala nefes alıyor almanın kıymetini"göstermekti...Benim de öyle...Lafı çok uzattım farkındayım... Ama hayat dediğimiz çözümü zor süreç 2 satırla özetlenemeyecek kadar girintili çıkıntılı...

Ben o gün kurduğum o hayalle, canımın tüm yanmasına rağmen YENİDEN DOĞDUM... Bilgisayar diliyle "format attım hayatıma"... Sahip olduklarımın farkına vardım ve hala nefes alıyor olduğum için şükrettim...

Gözlerimi açtığım anda o kötü ve acı sahne bitmiş,oyun perde demişti... Peki ya hayal değil de,gerçek olsaydı ve perde bir daha açılmamak üzerekapansaydı... İşte bu final bu yazıyı buraya kadar okumanıza değmiş olmalı... Belki gerildiniz, kötü oldunuz ama devamını getirirseniz buna değer bence... Ben bu akşam melankoliğim ve biraz abartmış olabilirim... Hani sanatçı ve şairiz ya ondandır belki...
Bence bu yazıyı sadece okuyarak bırakmayın...

Lütfen arada bir , buradan aldıklarınızı tartın,düşünün ve hayatınızı gözden geçirin.. Ölümün kime ve ne zaman geleceğini Yüce Allah' tan başka bilen yok... İşte bu yüzden hazır yaşıyorken ve nefes alıyorken apabileceklerinizi yapın, ertelemeyin... Bilerek - bilmeyerek kırdığınız kalpleri tamir edin... Sizi sevenlere ve sevdiklerinize daha fazla zaman ayırın... Biraz Hıncal abi tarzı olacak ama,sevginizi ve verdiğiniz değeri haykırın onlara iş işten geçmeden...

Ve en önemlisi; Verdiği - vermediği ,aldığı-almadığı herşey için tekrar tekrar şükredin Yüceler yücesi Yaradan'a...

Can Dündar

_________________
Zor, en son aklına gelen olmalıdır. Yaşadığın dünyaya bak. Yüce Tanrı hangi eserini sevginin kucağında büyütmemiş? Neden okşamak ve kucaklamakla gidilecek yere, tekme ve tokatla erişmeyi tercih edersin.
MEVLANA


04 Mar 2008, 19:45
Profile bak Özel mesaj gönder
Şiir
Şiir
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 24 Kas 2007, 22:53
İleti: 589
Ruh Hali: Resim
İleti Re: Can Dündar Yazıları

Sponsor Reklam AlanI

Sponsor Reklam AlanI

___________________________________________________
Yaralı Bir Yürek

Havana’da Ernest Hemingway’in 7 yıl yaşadığı otel odasını gezmiştim yıllar önce…

Hotel Ambos Mundos…

511 numaralı oda…

Hemingway, pencereleri körfezin girişine bakan bu küçük odada 1932-1939 yılları arasında yaşamış ve ünlü romanı “Çanlar Kimin İçin Çalıyor” u orada yazmış.

Şimdi müze olan evin salonunda oltaları ve eşyaları duruyor.

Camekanlı bir bölmede, Londra’daki yayınevinden gelmiş bir mektup var:

“Çanlar” ın 45 bin sattığını müjdeliyor.

Odayı, aklımda hep aynı soruyla gezdim:

Devrim öncesi gerillalara para yardımı yapan, devrimde Castro’yla omuz omuza yürüyen adam, ne olmuştu da devrimden hemen sonra, 1960’ta Küba’yı terk etmiş, İspanya’ya, yalnızlığına dönmüştü acaba..?


* * *
Aradığım cevabı Adem Eyüp Yılmaz’ın “Edebiyat ve İntihar” (Selis, 2003) kitabında buldum.

Hemingway, 1954 yılında, Kübalı yaşlı bir balıkçıyı anlattığı “Yaşlı Adam ve Deniz” adlı romanıyla Nobel edebiyat ödülünü almış ve törende yaptığı konuşmada şöyle demişti:

“En iyisini yazmak, yalnız bir hayatı gerektirir. Yazar için yapılan organizasyonlar, yazarın yalnızlığını hafifletir. Bunun, yazarı geliştireceğinden şüpheliyim. Yalnızlığını dağıttığı sürece popülaritesi artar, ama o oranda da işleri kötüye gider”.

Birkaç cümle daha… ve sonuç:

“Sanırım bir yazar için çok uzun konuştum. Bir yazar, söylemesi gerekeni konuşmamalı, yazmalıdır. ”.


* * *
Yalnızlık, onun yazılarının mürekkebiydi.

Bir de av…

Şeker hastasıyken depresyona girip intihar eden babası gibi, ava meraklıydı Hemingway...

Bir mektubunda avcılıktan söz ederken, “Temiz (acı çektirmeden) öldürme sorumluluğumuz var” diye yazmıştı:

“Ama eğer bir hayvanı yaralamışsak, o zaman da onu sonuna kadar izleme sorumluluğumuz var”.

Belki de kendisinden söz ediyordu.

Yaralı hissediyordu kendini… Ve yarasını gösterişli organizasyonlarla sarmak yerine, yalnızlığıyla hepten kanatıyordu.

Bu sayede yazıyordu.

“Paris Bir Şenliktir” de şöyle yazmıştı:

“Sonbaharda hüzünlü olmayı ummuştun sen… Her yıl yapraklar ağaçlardan düştüğünde ve dalları rüzgar ve soğuktan çıplak kaldığında bazılarınız ölürsünüz. Ama sen, baharın her zaman geri geleceğini, ırmağın donduktan sonra tekrar akacağını bildiğin gibi bilirsin ki; soğuk yağmurların sürmesi ve baharı öldürmesi, genç bir insanın sebepsiz ölmesi gibidir”.


* * *
Nobel’i aldığı yıl, Afrika’da safari yaptığı uçak düştüğünde yaralanmıştı. Artık 60 yaşında ve 100 kiloydu. Karaciğeri, o kadar içkiyi kaldıramıyordu.

Son romanı “Cennet Bahçesi” ni tamamlayamayacağını hissetti.

Yazmadan yaşamak, yaralıyordu onu...

Ve o, yaralı bir bedeni huzura kavuşturmak için, sonuna dek izlemek gerektiğine inanıyordu.

1961 yılında şu satırları yazdı:

“Uzun bir hayat, insanın iyimserliğini yok eder. En iyisi, vücudu eskitip yaşlandırmadan, hayaller yıkılmadan, gençliğin mutluluğu içinde ölmek, bir ışık seli içinde gitmektir”.

O yaz, dağ evinin meşe lambrili salonunda, güvercin avlamak için kullandığı av tüfeğinin tetiğini kapının tokmağına bağladı.

Ve kapıyı kapattı.

Avladığı son güvercin, kendi yaralı bedeni olmuştu.

Can Dündar

_________________
Zor, en son aklına gelen olmalıdır. Yaşadığın dünyaya bak. Yüce Tanrı hangi eserini sevginin kucağında büyütmemiş? Neden okşamak ve kucaklamakla gidilecek yere, tekme ve tokatla erişmeyi tercih edersin.
MEVLANA


04 Mar 2008, 19:46
Profile bak Özel mesaj gönder
Şiir
Şiir
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 24 Kas 2007, 22:53
İleti: 589
Ruh Hali: Resim
İleti Re: Can Dündar Yazıları

Sponsor Reklam AlanI

Sponsor Reklam AlanI

___________________________________________________
Can Dündardan Evlilik ve Aşk


http://www.herice.biz/flashsiir/evlilik-ve-ask/

_________________
Zor, en son aklına gelen olmalıdır. Yaşadığın dünyaya bak. Yüce Tanrı hangi eserini sevginin kucağında büyütmemiş? Neden okşamak ve kucaklamakla gidilecek yere, tekme ve tokatla erişmeyi tercih edersin.
MEVLANA


04 Mar 2008, 22:58
Profile bak Özel mesaj gönder
Şiir
Şiir
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 24 Kas 2007, 22:53
İleti: 589
Ruh Hali: Resim
İleti Re: Can Dündar Yazıları

Sponsor Reklam AlanI

Sponsor Reklam AlanI

___________________________________________________
Yalnızlığa Alışmalı......


Bavulları hep toplu durmalı insanın...

Bir gün telefonların hiç çalmayabileceği hesaplanmalı...

Tül perde arkasından misafir yolu gözlemekten vaz¬geçmeli...

İhanetlere, terkedilmelere, bir başına bırakılmalara hazırlıklı olmalı...

Yalnızlığa alışmalı...

Çünkü "omuz omuza" günlerin vakti geçti.
Dayanışma... günümüz borsasının
değer kaybeden hisse senet¬lerinden biri artık...

Bireyin keşif çağı, geride kı¬rık dökük yalnızlıklar bıraktı.

Terörün bile bireyselleştiği çağdayız.
Zaman, birlikten kuvvet doğurma zamanı değil;
zaman, tek başına dimdik ayakta kalabilmeyi becerme zamanıdır.

İşte o yüzden alışmalı yalnız¬lığa...

Sokaklar dolusu ıssızlıkla başbaşa yaşamayı göze almalı insan...
Güvendiği dağlardaki karlara bakıp ders çıkarmalı...
Hüzünlü bir şarkıyla paylaşı¬lan gecelerde
başım dayayacak bir omuz arama huylarından vazgeçmeli...
Sofrada tek tabağa, tabakta az yemeğe alışmalı...

Romanlardan yalnızlığı yücelten paragraflar asmalı
evin en görünür duvarlarına...

"Yalnızlık paylaşılmaz/ Paylaşmılsa yalnızlık olmaz"
dizeleriyle başlamalı güne...

Telesekretere "şu anda size cevap verebilecek kim¬se yok"
denmeli, "... belki de hiçbir zaman olmayacak..."

Cevapsızlığa, sessizliğe ısınmalı...

Oysa sessizlik haksızlığa alkıştır.

Haklılığın onuru yaşatır insanı... Susmanın utancı öldürür.

O yüzden en sessiz gecelerde
''doğruydu, yaptım"la teselli bulmalı insan...

Feryada komşuların yetişmemesine,
soğuk duvar diplerinde sessizce ağlaşmaya alışmalı...
Kendiyle he¬saplaşmaya çalışmalı...

Gece yastıkla ağlaşmaya, sabah aynayla gülüşmeye,
kendiyle hüzünlenip, kendiyle keyiflenmeye hazır ol¬malı...

Hep başını alıp gidebilecek kadar cesur,
ama hep kalıp savaşacakmış kadar gözüpek olabilmeli...

Sessizliği, sese dönüştürebilmeli...


Ve sırt çantasını her daim hazır tutmalı insan...

Yollarla barışmalı...

Yalnızlığa alışmalı...



_________________
Zor, en son aklına gelen olmalıdır. Yaşadığın dünyaya bak. Yüce Tanrı hangi eserini sevginin kucağında büyütmemiş? Neden okşamak ve kucaklamakla gidilecek yere, tekme ve tokatla erişmeyi tercih edersin.
MEVLANA


18 Mar 2008, 23:29
Profile bak Özel mesaj gönder
Site Yöneticisi
Site Yöneticisi
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 17 Kas 2007, 19:25
İleti: 9988
Yaş: 41

Ruh Hali: Resim
İleti Re: Can Dündar Yazıları

Sponsor Reklam AlanI

Sponsor Reklam AlanI

___________________________________________________
BAHAR VE AYRILIK

Bahar, alıp başını gitmelerin mevsimidir. Sebepsiz yere bazen... Önünü ardını hesaplamadan... Hesapsız, kitapsız çekip gitmelerin mevsimidir bahar...

Bir bakarsınız kekik kokulu bir nisan sabahı koparıp alıverir sizi hayattan... Çiçek açmış bir kiraz ağacının hayaliyle yollara düşersiniz.

Demir alır gönlünüzün limanındaki gemiler... Açılır gidersiniz...

Aradığınız belki yüzülmemiş denizlerdir, belki keşfedilmemiş sevdalar, belki hiç yazılmamış satırlar...

Yüzmenin, sevmenin, yazmanın heyecanıyla coşarsınız.

Dünyaya sırtınızı dönüp yürürken, o yaşanmamışlıkların izini sürersiniz kuytularda... Ve çoğu zaman kendinizle karşılaşırsınız umulmadık bir köşebaşında...

Elele tutuşur yürürsünüz içindeki çocukla...

O'nu büyütmekten korkarak...





Önünde bir nisan sağanağı varsa, geriye dönüp bakası gelmez insanın...

Oysa fotoğrafları henüz tazedir dünün ayazlı gecelerinin... Kışı birlikte aştığınız dostluklar sımsıcak durur yüreğinizde... Sadakatin ve yerleşikliğin güvenli kolları huzur vaadeder ardınız sıra...

Gel gör ki baharın kokusu dayanılmazdır. Ilık bir rüzgar ruhunuzdaki isyanı okşar. "Hadi sokağa" diye bağıran sirenler çalar içinizden... Derinliklerinizde tutuşturulmayı bekleyen alevler kı vılcımlanır. Kalbinizden havalanan güvercinlere şaşakalırsınız.

Sanki gitmek sadakattir: kalmaksa ihanet...

100 günü aşkındır bu köşede Yeni Yüzyıl haftasonlarında birlikte olduk sizlerle...

Güldük çoğu zaman ya da kızdık öfke dolu sözcüklerde... Mahzunlaştığımız da oldu, çocuklaştığımız kadar...

Yeni sözler söyleme derdine düştük, eskiye sırtımızı dönmeden...

Zorlu bir kışı, kırık dökük satırları ufalayıp ateşleyerek geçirdik.

Yeni bir yüzyılın silueti gülümsedi siz sayfaları çevirdikçe... "Ha doğdu, ha doğacak" denilen gazete, yeni kızlar, yeni oğlanlar doğurdu yeni doğacak bir yüzyıl için...

Sonra nisan geldi...

Sokakta direnilmesi imkansız bir çimen kokusu... içinin bir yerinde yuvadan erken ayrılmanın, sokakta hırpalanmanın korkusu...

Lakin bahara söz geçirmek ne mümkün...

Bir kez çiy düşmeye görsün kış mahmuru bedenlere...

...Coşkuları dizginleyebilene aşkolsun...



Bu yüzden izin istiyorum sizlerden... Bu köşe (kış köşesi) baharla buharlaşıyor.

Geriye bakınca hüzünleniyorum elbet...

Çünkü geride güzel bir doğuma ortak olmanın tatlı heyecanı var. Ve paylaşılmış köşelerde benzer duyarlılıklar... Ve sımsıcak dostluklar...

Ama önümsıra yüzülmemiş denizlerden iyot kokuları çarpıyor burnuma... Yeni Yüzyıl'ın ilham verdiği baharlar çağırıyor.

Şimdi gitmek sadakattir, kalmaksa ihanet...

O yüzden bir an önce kanatları takıp, uçmakta yarar var... Yeni baharlarda, yepyeni bahar şarkıları söyleyebilmek için...

Hep beraber...

Can Dündar

_________________
Kapıldım gidiyorum bahtımın rüzgârına.
Ey ufuklar diyorum, yolculuk var yarına.





Resim


29 May 2008, 21:18
Profile bak Özel mesaj gönder WWW
Önceki iletileri göster:  Sıralama  

  • Bu konuyu paylaşın
Konuya cevap yaz   [ 18 ileti ]  Sayfaya git Önceki  1, 2

Kimler çevrimiçi

Bu forumu görüntüleyenler: Kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir


Bu forumda yeni konular açamazsınız
Bu forumda konulara cevap yazamazsınız
Bu forumda kendi iletilerinizi değiştiremezsiniz
Bu forumda kendi iletilerinizi silemezsiniz
Bu forumda dosya ekleyemezsiniz

Git:  

| Akrep Portal | Akrep Burcu | Genel Portal | Astral Seyahat|  SeyrüSefa | Rüya Tabirleri | Telekinezi | Eğitim Cafe| Derthane| Tekil Hit |

www.akreportalnet.com

cron
Yaam ve nsanlar
News News Site map Site map SitemapIndex SitemapIndex RSS Feed RSS Feed Channel list Channel list
Powered by phpBB © 2000, 2002, 2005, 2007 phpBB Group.
Designed by ST Software for PTF.
phpBB3 Türkçe: phpBB Türkiye
phpBB SEO